Home
Kontakt
Sitemap
Fotos
Links

Degisen Toplum ve Insan

Toplumsal yapımızı analiz ettiğimizde; değişen şehir hayatı daha önceki yaşamımızdan farklı olarak,  kişilerin duygu, düşünce ve davranışlarını etkileyerek insanın çevresiyle olan ilişkilerinin değişimine yol açmış, teknolojik gelişmeyle hızla artan tüketim eğilimi ile artık insanın yaşamındaki araçlar, elde edilmesi gereken amaçlara dönüşmüştür. Üretilen araçlar, insanın yaşamında her türlü kolaylık sağlamasına rağmen mutlu olmasını sağlayamamış, toplumda depresyon gibi çağın ruhsal hastalıklarının hızla artışını engelleyememiştir. Modernleşme çabaları, değişen yaşam kültürü içersinde etkilenen insanlarda kaygı, stres ve sıkıntılar artarak insanın kural, ilke, değerlerden yoksun kalabalıklar içersinde sorunlu, bunalımlı ve yalnız birey niteliği almasına yol açmıştır.

Toplumsal yaşamda bunalımlı özellikler gösteren her şeye rağmen mutlu olamayan bireyler, kendisine yön verecek hayatını yapılandıracak bilgi, model karmaşası içersinde sorunlara, sıkıntılara doğru sürüklenmektedir.

Modern birey, yaşamına küresel sermayenin ürettiği mal ve hizmetlerle yön vererek içinde var olan kaynaklardan uzaklaşarak nesneleşmiştir. Popüler kültürün ürettiği araçlar bireyin yaşamını kuşatmakta, hayatı ile ilgili değerleri oluşturmaktadır.

Birey, içinde kaybettiği özgüveni kendini güçlü göstererek yeniden oluşturma arayışına girmiş, güven duygusunun yerini güçlü görünme çabası almış, üretilen mal ile kendi güçlü gösteren tutumlarla küresel sermayenin tuzağına düşmüştür.

Kişilik, kimlik gibi kavramlar yerine statü, para ve satın alınan mal veya mülk ile yer değiştirmiş, insanlar toplum hayatı içersinde var olmakla değil, sahip oldukları ile yer edinme çabası içersine girmişlerdir.

Bireyler, maddi varlıklara sahip olma yarışı içersinde, duygularıyla hareket ederken akıl, ilke ve vicdanı hesaba katmayarak şuursuzca yaşamlarına yön vermekte, gelecek tasavvuru olmadan hayatlarını sürdürmektedir. Geçmişle bağını koparan birey geleceği düşünmeden, şimdi ve buradaya odaklanmaktadır. Bilinç kaybına uğramış birey, üreten bir değer olmak yerine tüketen bir nesneye dönüşmüştür.

Bireyin kişilik ve ruh sağlığı sorunlarının temelinde akıl, ruh ve davranış bütünlüğünün ilişkilerinde sağlıklı bir şekilde yapılanmaması ve hayatın içersinde örnek alabileceği bilge, lider duruşu olan şahsiyetlerden yoksun olmasına bağlayabiliriz.

Birey her şeyden önce kendisiyle temas kurmalıdır, kendine dokunmalıdır, sorgulamalıdır. Kendini tanıma ve anlama yolculuğunda ruhunun derinliklerine doğru yol alarak sabırla bilincini ve vicdanını harekete geçirerek kendine içgörü, farkındalık geliştirme çabasını ortaya koymalıdır.

Bireyin kendine içgörü geliştirme, farkındalık oluşturma çabası değişim ve dönüşüme kaynaklık yapacaktır. Kendi iç kaynaklarını harekete geçiren birey,  var olmaya doğru duygu, düşünce ve davranış bütünlüğünü ortaya koyan insana dönüşecektir.

İnsan varoluşsal temelini akıl, ruh ve inancından aldığı kaynaklarla oluşturabilmekte,  bu kaynakları keşfedebilme, anlama seviyesine bağlı olarak, hayatına olumlu yön verebilmektedir.

İnsan modern dünya düzeni karşısında kendisini yeniden tanımlama, oluşturma arayışı ile tüketen bir nesne olarak değil, üreten bir değerle konumlandırmalı, kendine güvenerek sahip olma çabası yerine var olmaya çalışmalıdır.

Var olan insan, mutluluğu güven duygusuyla içsel huzuru da yakalayarak, yaşadığı ortamda pozitif bir değer, sorun değil çözüm kaynağıdır. İçinde yaşadığı topluma güvenli, cesur, girişimci duruşuyla yön vererek insanlığın yeniden yapılanma sürecinde aksiyoner rol, model davranışlar ortaya koyar. Böylece sosyal bir varlık olarak sadece kendinin değil insanlığın sorunlarının çözüm kaynağını temsil eder. Ancak kurtarıcı değildir, insanların değişim gücünü keşfetmelerinde ve kendi kaynaklarını harekete geçirmelerinde uzatılan bir eldir, dokunuştur.

İnsan topluluğunda barış, huzur ve adaletin yeniden inşa sürecinde kendinden başlayarak sahip olma yerine var olma arayışı içende olan, bireyden insana dönüşen şahsiyetlere duyulan ihtiyaç günümüzde gittikçe artmaktadır.

Fatih Kılıçarslan / Sosyal Hizmet Uzmanı

 

 

Onursuzlardan ne dost olur ne düşman

 

Oldum olası 'düşman' kavramını sevmem; insanların, toplumların, kültürlerin, inanç veya fikirlerin içinde kin, nefret, kötülük, zarar ve aklınıza gelebilecek bütün melanetleri taşıyan bu mefhumla adlandırılmasını istemem; rahatsız olurum...

Yaşamımın hiçbir döneminde hiç kimseyi veya şeyi bu kavramın içerdiği anlamda görmedim, düşünmedim. Ama bütün dillerde olduğu gibi Türkçe'de de var işte 'düşman' ve 'düşmanlık' gibi olumsuzlukları ifade eden sözcükler.

'Namussuz dostun olacağına namuslu düşmanın olsun' diye bir söz vardır Türkçede. Kimi zaman bire on, bire yüz gibi oranlar da içeren bu söz, düşman kavramına tahammül edemesek de karşımızda duruyor ve ne yazık ki örnekleriyle yaşamımızın ayrılmaz bir parçası olarak varlığını sürdürüyor.

Şöyle ki...

'Dost' kavramı; güveni, iyiliği, paylaşımı, sahiplenmeyi, bir olmayı, gönül rahatlığıyla sırtını dayamayı içerir ve 'düşman' terimi de bunların tam tersini ihtiva ediyorsa; dost ve düşman birbirinden tamamen ayrı, tamamen aykırı durumdaysa ve bunu böylesi bir açıklıkla ortaya koymak olanaklıysa işiniz kolay demektir belki ama, ya değilse? Bu iki zıt kavramın içerdiği kümeleri ayırmak bu kadar kolay olsa; özellikle dost bildikleriniz, sırtınızı dayadıklarınız, zaafiyetlerinizi, sırlarınızı paylaştıklarınız, yaşamınızdaki açıklarınızı, yumuşak karınlarınızı ilettikleriniz sizin düşündüğünüz, kabul ettiğiniz gibi olsa, sorun yok da, öğleler mi acaba?

Muhataplarınız, rakipleriniz, şu veya bu alandaki ortaklarınız; sizinle yarışan, sizi alt etmek ve bazan bununla da yetinmeyip sizi yok etmek isteyen hasımlarınız gerçekten dürüst olsalar, namuslu ve onurlu davransalar; kişilik, kimlik sahibi bireyler olarak karşınızda yer alsalar işiniz kolay olacak da...

'Dostlarınız' kavramın içeriğine uygun davranışlar sergilese; yüzünüze karşı ve arkanızdaki söz ve davranışlarında tutarsızlıklar olmasa; satma, hançerleme, arkadan vurma gibi durumlara sapmasa; sizden yararlanmaktan ziyade sizi kullanma, sırtınızdan çıkar sağlama ve işi geçince, sizin veriminiz düşünce ya da sizden daha kullanışlı başka dostlar(!) bulunca güle güle demese işiniz daha da tıkırında gidecek de...

Söylemesi kolay!

İnsanlar arasında; aileler, gruplar, toplumlar ya da başkaca farklılıklar arasında anlaşmazlıkların, ayrılıkların, çıkar çatışmalarının, kavgaların, savaşların olması kaçınılmaz da; bütün bu durumların düşmanlıklara dönüşmesini, kuşaktan kuşağa aktarılarak sürdürülmesin haklı görmek, hoş karşılamak doğru da değildir, etik de değildir.

Düşmanlık kavramı kadar, belki ondan çok daha kötü olan nedir biliyor musunuz?

İlkesizlik...

Çünkü burada yörüngesizlik var, tutarsızlık var, belirsizlik var, ahlak bozukluğu var, sağlıksız kişilik özelliği var; saygısızlık, kabalık, aldatma, yalan, dolan, soygun ve giderek mide bulantısı var, insanlığınızdan utanma var, böylesi çirkin yaratıklarla bir arada olmanın verdiği kaçma isteği var, baş dönmesi var...

Eğer siz de çağa uygunsanız; her koşulda işinizi yürütebilecek kadar akıllı ve değişen her ortamın uyumlu parçası olabiliyorsanız; ahlak, hukuk, görgü gibi kurallar sizin için de 'çağdışı', 'banal', 'gereksiz', 'ayak bağı' şeylerse; her anlamdaki çıkarlarınızı sahip olduğunuz değerleri ayak altına alma pahasına elde etme çabası içindeyseniz; gelene 'ağam', gidene 'paşam' diyebiliyor, efendi değiştirme konusunda herhangi bir sıkıntı yaşamıyorsanız ve özellikle de olup biten hiçbir şeyi anlamıyor, sadece kursağınızı düşünüyorsanız bütün bu anlattıklarımın sizinle bir ilgisi yok demektir; lütfen rahatsız olmayınız. Buradaki feryat figan diğerleri, ötekiler, yani kendince bir 'yaşam felsefesi', hayatının anlamı, vazgeçilmez değerleri, eğilmeyen başı, sadece kendisinin kullandığı düşünen bir beyni; hata ve yanlışlar karşısında kızaran yüzü, sızlayan vicdanı olan insanlar için.

Rahatsız olan, ezilen, itilen ve gittikçe sayıları azalan, ellerindekileri kaybeden onlardır çünkü. Onlar, bırakın yalana, dolana, hiyleye başvurmayı, diğer yaratıkların eylemlerinden bile utanç duyarlar, ezilirler, ne yapacaklarını bilemez duruma gelirler. 

Bereket sayıları iyice azaldı da...

Onlardan olmayan yöneticilerin keyiflerine bakılırsa, tükenecekler gibi.

Bitseler de meydan iyice salaklar sürüsü ile tepelerindeki onursuzlara kalsa; 'dost' kavramı tarihe karışırken 'düşman' kavramı da saflara göre belirlense bari...

Durup dururken bu yazı da nereden mi çıktı?

Sizce bu yazıya konu olan rezillik boyutunu çoktan aşan bozulmalar ile sayıları bir avuç kalan onurlu insanların mücadelesi durup dururken olan şeyler mi?

Öylece durmayı sürdürelim mi yoksa!..

 

Emirali karaali

 

 

 

Yaşamı ıskalamanın farkına varmak

 

Ömrünüzün ‘keşke’ler ile ‘acaba’lar arasında geçip gittiğini fark ettikten sonra bile ‘neden’ demenin ötesinde çok fazla bir şey yapamadığınızı görmek bahtsızlığına uğrayıp uğramadığınızı; bu günü yaşamak her şeyden daha önemliyken sürekli ertelendiğini, ötelendiğini, örselendiğini, dün ile yarın arasında ezim ezim ezildiğini kavramak durumunda kalıp kalmadığınızı bilmiyorum...

 

Geçmişin yanlışlarının, hatalarının, ihmallerinin, tembelliklerinin, boşvermişliklerinin yol açtığı ‘keşke’lerle; yarının endişelerinin, beklentilerinin, korkularının ortaya çıkardığı ‘acaba’lar; yaşanması gereken bu günümüzü adeta felç ediyor

 

İçinizde, ‘olur mu öyle şey, ben günlerimi doya doya yaşarım, dünle ilgili keşkelerim de, yarınla ilgili kaygılarım da olmaz’ veya ‘dün geride kaldı, yarın ise henüz gelmedi, zaten gelip gelmeyeceğini de bilmiyorum ve günümü yaşıyorum’ ya da ‘yaşamımı dünün pişmanlıkları ile yarının belirsizliklerine kurban edemem’ hatta ‘ömür dediğimiz şey an’lardan oluşur ve ben de sadece an’ları yaşarım ki o da bu gündür’ türünden değerlendirmeler yapan, kendisini söz konusu kuruntulardan uzak tuttuğunu iddia edenleriniz varsa gerçekten tebrik ederim.

Ben hiç öyle olamadım doğrusu; toplum rahat bıraksa, ‘e hadi ne halt edeceksen et karışmıyorum’ deme noktasına gelse bile ben rahat vermedim kendime. Bundan sonraki yaşamımda da çok şeyin değişeceğini düşünmüyorum zaten. Gene sorumluluk diyeceğim, görev diyeceğim; vicdan, hak, onur diyeceğim; yine kendime yakışanı arayacak, günü anlamlı kılabilecek çok şeyden fellik fellik kaçacak, es kaza yaptığım şeyler varsa kendimi yargılayacak, ‘benim yüzümden’ diye başlayan ve kimsenin zarar görmesini istemeyen ölçülü davranışları sürdüreceğim

 

Kimileri ‘hayatı ıskalamak’ diyor buna, haklılar da ama ben ve benim gibi çok sayıda insan sürdüreceğiz yaşanması gereken bugünün katliamını.

 

Düşünüyorum da; yanlış, hata ve beceriksizlik-tembelliklerin ötesinde; sırf kimi ilkeler, kurallar veya kişisel saplantılar uğruna ne büyük kötülükler yapmışım kendime; ne büyük darbeler vurmuş, engellemelere gitmiş ve çoraklaştırmışım yaşadığım anları. Şimdi ne mi yapıyorum? İnanın değişen bir şey yok, ah vah ederek, keşke diyerek yeniden yeniden zehir ediyorum günümü kendime

 

‘Keşke hiç düşünemeseydim, hiçbir kurala, kaygıya tabi olmasaydım’ diyorum bazen; ne gelecek kaygısı, ne pişmanlık, ne çıkar kavgaları ilgilendirmeseydi beni. Güneşle birlikte başlasam yaşama ve bitap düşene kadar çıkarsaydım günün tadını. Der demez dikleniyor içimden bir ben, gözlerini dikerek gözlerime şöyle seslenir bütün ümitlerimi yerle bir ederek: Sen insansın, başkalarına karşı da sorumlulukların var, ödevlerin var, yapman ve yapmaman gereken davranışların var. Yok öyle günü gün etmek, hayatın tadını çıkarmak!..

 

Sanki insan olmak, sorumlu olmak bu günü yaşamaya engelmiş gibi.

Sanki her günümü ayrı ayrı ve zamanında yaşasam insanlıktan çıkacakmışım gibi.

Ve sanki hayatı ıskalamadan, tüm renkleriyle, tatlarıyla, güzellikleriyle birlikte yaşamak insan doğasına tersmiş gibi!..

 

Kafanız karıştı değil mi?

Üzerinden atladığınız yaşamınızı fark ettiniz de ondandır.

Dünün cehennemi ile yarının cenneti bugünkü hayatınızı karartıyor da ondandır.

Ve, siz de benim gibi ıskacılardansınız da ondandır.

Yoksa niye karışsın ki güzel kafacığınız, değil mi?

 

Emirali Karaali